Kentte Yaşam
veya bir sahil kasabası hayali
Köyde de yaşadım. Az çok biliyorum yani nasıl bir yaşam olduğunu. Ama küçükken hep modern bir şehirde yaşamanın hayalini kurardım. Topuklu ayakkabılar giyeceğim ve kocaman katlı binalarda çalışacağım. Işıl ışıl restoranların manzaralarından şehrin parıltısına şahit olacağım. Eskiden pazar geceleri Parliament sinema klübünün jeneriği vardı ya, biraz öyle bir hayat.
Sonra oldu bu. Yaşamımın çalışma hayatı anlamında en verimli zamanlarında dünya doksanların. büyülü dünyasını yaşıyordu. Ben de payıma düşeni aldım. Sadece şanslı değil aynı zamanda çok da çalışkandım. Plazalarda hakkını vererek ve keyfini sürerek çalıştım. Topuklularla boğazın dibindeki yalılarda, çatı katlarındaki ışıltılı barlarda şehir ışıkları manazaralı partilerde de bulundum. Sefasını sürdüğüm kadar cefasını da çektim elbette ama o başka bir yazının konusu. Daha insan odaklı şehirlerde de yaşadım. Bir nevi banliyöde yaşayıp şehirde çalışma formülü. Sonra bir sahil kasabasına da taşındım. 7 koca yıl keyfini çıkardım oranın da.
Eskiden yani 40’lı yaşlarda hayatımın ileri dönemlerinde sakin bir deniz kıyısında yaşamak isteyeceğimi düşünürdüm. Az insan, az faaliyet, sakin zamanlar. Sanırım yorgundum. Şimdi 50’lerimde tam tersini düşünüyorum. Sanırım ileri yaşımda Buenos Aires gibi, belki Roma, Londra, Floransa, Barcelona gibi nispeten kültür sanat hayatı canlı bir şehrin merkezinde yaşamak daha cazip geliyor. Çalışmak, yetişmek, açgözlü bir iştahla hepsine saldırmak söz konusu değilse şehirler çok da keyifli olabilir aslında. Trafiği, gürültüsü, kalabalığı sizi ilgilendirmez o durumda. Zaten bahsettiğim şehirler genelde yürüyüşe uygun, parkları ve yeşili bol, alternatifleri gani yerler. Mesela İstanbul, Berlin, Tokyo, New York gibi şehirler bende bu hissi uyandırmıyor nedense. Belki kalabalıklara düşen yeşil alanların dağılımı ile ilgili bir durumdur, belki de gerçekliği olmayan zihnimin bir oyunu, kim bilir?
city
Sanırım çocuklar büyüdükçe, ben de büyüyorum. Daha az yorgun, daha fazla hayalperest oluyorum. Olgunlaşma denilen şey belki de hayallerin çılgınlık seviyesindeki ayakları yere basma derecesidir.
Ha hâlâ ‘ep isteerim gezeyim’. Ama konduğum yerin aktivitesi de eksilmesin penceremden. Kapıdan çıkınca alternatifim, kapatınca huzurum olsun. Yani anlayacağınız gece gece aklım hep ‘hem karnım doysun hem pastam dursun’ diye çalışıyor.
Bu sıralar kendimle daha barışık olma evresine girdim. Bilmem gezegen dizilişleri, bilmem uzun ve sakin bir tatil, bilmem 52 yaşgünümün yakında bir yerde beklemesi, bilmem okuduklarım, yaşadıklarım, gördüklerim sebep! Neyse de iyi geldi eksik olmasın…


