MÜZİĞİN PEŞİNDE
*Bu öykü ilk kez Mozaik Edebiyat Grubunun ortak kitabı Donmuş Zaman İzleri'nde yayımlanmıştır.
MÜZİK DEVAM EDİYOR
Yılların ötesinden aniden gelivermişti. Yeniden, ilk seferinde olduğu gibi. Masamın üzerinde duruyordu. Etrafta kimse yoktu. Kesinlikle aynı fotoğraftı. Yanındaki gül kurusu iplik çok şey anlatıyordu. Başka bir zamandan kendime bakmak ürpermeme neden oldu. Müzik yaptığım zamanlardan kalma, siyah beyaz, belli ki işinin ehli biri tarafından çekilmiş bir kareydi. Fotoğraftaki adam bendim; başımda hiç çıkarmadığım kasketim, üzerimde ceplerinde binbir hikâye taşıyan yeleğimle her zamanki yerimde çalıp söylüyordum. Müzik yapmayalı yıllar geçmişti. Yüzümün kıvrımlarından yaşımı, kıyafetlerimden zamanı, arkamdaki duvardan yeri tayin etmeye çalışır gibi dikkatle inceledim. Oysa dün gibi aklımdaydı. Bir süre sessizce durdum. Yavaşça Buenos Aires’in dansla şenlenen sıcak sokaklarından müziğimin sesi gelmeye başladı. Kahkahanın karın doyurduğu, kimin evinde uyanacağımızın sürpriz olduğu zamanlardı. Hiç bitmeyeceğine inandığımız eğlence dolu yıllardı.
BÖLÜM I : MÜZİĞİ YAPAN
Onu ilk kez bu fotoğrafı usulca önüme ittirirken gördüm. Kırpık kesilmiş kızıl saçları, yanaklarından boynuna dağılmış çilleri, kocaman kahverengi gözleri vardı. Boyu neredeyse benimki kadar olmalıydı. Cılızdı. Üstünde kendine birkaç beden büyük gelen rengi solmuş gül kurusu bir kazak, altında gördüğüm en eski sandaletlerden fışkıran minik, kirli ayaklarını saklayan uzun bir kot vardı. 20’li yaşlarında olmalıydı. Bir eli cebinde, endişesini vurdumduymaz bir tavırla saklamaya çalışarak dimdik gözlerimin içine bakıyordu. Minik çenesini yukarı kaldırmış, kafasıyla fotoğrafı işaret ediyordu. Her an koşarak uzaklaşma hissini yetişkin halleriyle yutturma çabası içindeydi. Kafamı eğip fotoğrafa baktım. Dikkatle inceledim. Yakın zamanlarda çekilmiş olmalıydı. Fotoğrafta arka planda zar zor seçilen kişiyi işaret etti. Fotoğrafı çevirdim istemsizce. İşte oradaydı. Farsça “eden bulur” yazıyordu. Çalmayı bıraktım, elimdeki ata yadigarının arkasına baktım. Aynı el yazısı ve kelimeler bana bakıyordu.
…
Yolum nasıl Buenos Aires’e düştü hatırlamıyordum. İran’da doğdum ve kalabalık bir ailede büyüdüm. Kim bilir kaç kuşak öncesinden aileye yadigâr kalan ozanlık dokuz kardeşin içinde sadece bana nasip olmuştu. Yıllardır salonun duvarında asılı duran cümbüşü eline alıp çalmak kimsenin aklına gelmemiş, böylece bu aile yadigarını yeniden diriltmek bana kalmıştı. Henüz 5 yaşımda tellerden çıkan sese aşık olmuştum. Yaşamımı o sesin peşinde ülkeler, kıtalar arasında, sürekli değişen kalabalıklarla geçirdim. Ses nereye çağırırsa gittim. Bir yerde durmak mümkün olmadı. Benimki bir arayış değil, bulduğumu dağıtma sevdasıydı. İşte bu nedenle okyanusları nasıl aştım, Buenos Aires’e ne zaman ulaştım bilmiyordum ama bütün bu yolların sebebi gayet açıktı : İhtiyacı olana duyurmakla mükellef olduğum o sesi ulaştırmak. Sesin çağırdığı, yolun götürdüğü yere gitmek.
En uzun çaldığım şehir Buenos Aires oldu. Birbirimize iyi geldik başlarda. Müziğim kıvrak Latin ritimlerine alışık kulaklara otantik geliyordu. Onlar benim hüznüme şefkat gösteriyor, ben onların hayatı boşvermiş neşesinde kendimi avutuyordum. Yolum İran’dan başlamış; Türkiye, Yunanistan, İtalya, İspanya, Portekiz ile devam etmişti. Avrupa’nın altından girip kenarından çıkmıştım. Her yeni ülke, her değişik şehir, her farklı sokak beni büyülüyor, ülkemden çıkmak zorunda olmamın verdiği acıyı biraz daha kalın bir perdenin ardına süpürüyordu. Küçükken kurduğum çocuksu hayallerim İran’la beraber değişmişti. Tek derdimiz hayatta kalmak olunca memleketin sınırlarının dışına çıkmak kaçınılmaz olmuş, hayaller de kabuk bağlamıştı. Zaten oradan oraya amaçsızca sürüklenirken insanın hayal kurmaya ne zamanı ne de enerjisi kalıyordu. Tek avuntum durmamak ve sürekli çalmak olmuştu. Müzikle hem kendimi hem de tınılarımla ruhlarına dokunduklarımı iyileştiriyordum. Ben durmadıkça yol da durmuyor, günden güne sürükleniyordum. Sonunda önümdeki kaskette Arjantin’e giden bir gemi bileti buldum ve yaşlı kıtaya veda edip memleketimle arama okyanusların girmesine izin verdim. Güverteden şehri ilk gördüğüm an hâlâ bugün gibi gözlerimin önündeydi. Kocaman gökdelenlerin yanında rengarenk evlerle dolu yemyeşil, geniş bir şehirdi. Müzik sanki havaya karışmış, her nefese Latin ezgilerinin rengi ve kokusu sinmişti. Bu şehrin benim yolumun sonu olduğunu ve yeniden doğmam için bana bahşedildiğini anlamıştım. Hakkını da verdim.
Şehirde yaşadığım bunca yıl içinde ne bir evim ne de bir eşim oldu. Sokaklar mekânım, dinleyenler yoldaşımdı. Karnım tok, kafam güzel, yattığım yer yumuşaktı. Daha ne isteyebilirdim ki! Parmaklarımın arasından yayılan ezgilere boğuk, pütürlü sesim eşlik ediyor, ayağımın değdiği her coğrafyanın gönül sancısını ortaya akıtıyordu. Bu sesi duyup da yola devam etmek ne kadar imkansızsa, bittiğinde ruhunda bir karıncalanma hissedip yine de yerinde durabilmek o derece zordu. İnsanlar dinledikçe ben çaldım. Çalıp söyledikçe iyileştim. Böyle birbirinin aynı tam 32 yıl geçti. Ülke değişti, şehir değişti, insanlar değişti. Zorluklar aşıldı, umut canlı tutuldu. Kimse sürekli durmadı benden başka. Ben köşemde durdum ve çaldım hep.
…
O birbirinin aynısı günlerin içinde tek bir gün farklıydı. Çalmayı bıraktığım, hayatımın değiştiği o gün.
Her zamanki yerimdeydim. Burası şehrin San Telmo denen en eski ve en turistik, dolayısıyla da en kalabalık semtiydi. Burayı seçmeme sebep farklı yüzlere sahip yüzlerce insanın sel olup önümden akmasıydı. Ben hayattan, onlar Buenos Aires’ten geçip gidiyorlardı. Minik satış stantlarının olduğu sokağın girişindeki köşeyi belirlemiştim kendime mekân olarak. Buradan karşıdaki parkı net görebiliyordum. Günün hemen her saati mutlaka bir hareket olurdu burada. Kimi tango yapar, kimi müzik, kimi tiyatro, kimi modern dans... Arkamdaki sokak yepyeni el emeği ürünlerle, parktaki stantlar ise küf ve yaşanmışlık kokan antikalarla doluydu. Ben iki dünyanın arasındaki bu köşede doğunun ve batının kültürünü aynı ezgilerde yoğurmakla meşguldüm.
O gün her zamankinden biraz daha erken gelmiştim. Akşamdan kalmalığın bulanık kafası ve ekşi midesi ile kendimden geçmiş bir halde çalıyor, söylüyordum. Havanın can acıtan sıcağına rağmen minik bir kalabalık toplanmış, ses çıkarmadan beni dinliyordu. Henüz yorulmama vakit vardı. Sakin, olağan, keyifli bir andı. Kimi ritim tutuyor, kimi kameraya alıyor, kimi her yanı aynı anda keşfetmek ister gibi aceleyle bakınıyordu. Aniden kalabalığın ortasına bir çanta uçtu. İnsanlar nereden çıktığı belli olmayan bu nesneden korkup bir dalga halinde hareket ederek uzaklaştılar. Çanta ile baş başa kaldık. Açsam bir türlü, kaçsam öbür türlüydü. Hayatıma kıymet vermediğim bir yana, merakıma galip gelmem de imkansız olduğundan tutup sapından kendime çektim soluk lacivert, yıpranmış çantayı. Fermuarını biraz zorlamam gerekti. Kalabalık araya makul bir boşluk bırakarak beni çevrelemişti. Çantayı açmadan kafamı kaldırıp onları şöyle bir süzdüm. Kendimi hayatının gösterisini yapan bir sihirbaz gibi hissediyordum. Ne olacaksa olsundu. Bombaysa da biterdi şu çileli ömür işte bir anda. Değilse ne olabilirdi ki? Neden uçmuştu önüme? Aynen bu şehre beni sürükleyen gemi bileti gibi bu çantanın da hayatımı değiştirecek bir işaret olduğundan öylesine emindim ki, elim bile titremiyordu heyecandan. Tek hissettiğim yoğun bir meraktı. Derin bir nefes aldım ve çantayı açtım. Benimle beraber onlarca göz de aynı merakla çantanın içine dikildi. Karanlığı elimle yoklamaya cesaret edemeyip çantayı daha çok açtım. Her an hızlıca dişlerini kapatıp elimi yutuverecekmiş gibi aceleyle, ürkerek... Çantanın dibinde plastik bantlarla tutturulmuş rulo halinde dolar tomarları çarptı gözüme. Derindeydi. Benden başka birinin görmesi mümkün değildi. Daha ne yapacağıma karar veremeden biri koşarak geldi, çantayı kaptığı gibi kalabalığı yararak gözden kayboldu. Her şey saniyeler içinde olup bitmişti. Ama iki bina ötemdeki inşaatta çalışan uzun boylu, esmerce, sakalları tüm yüzünü kaplayan, kalıplı o işçiyi tanımıştım. Üstelik onu nerede ve nasıl bulacağımı da biliyordum. Elimde fotoğrafı bile vardı.
BÖLÜM II : MÜZİĞİ UNUTAN
Venezuela’da işler karışmasa Buenos Aires’e gelmezdim. Ben bir mimarım. 10 yıl boyunca insanlara yuva olacak güzellikte evler çizdim. Kum eleyip harç karmaktan daha fazlasını yapabilirim diye düşünüyordum. Fakat eldeki malzemeleri karıştıracak bir kabınız yoksa yemek yapmanız da mümkün olmuyor. Muhalif olmak, sıkıntılı bir ülkede sadece ekmeğinizin değil, canınızın da tehlikede olması anlamına geliyordu. Bunun bilinciyle bizimkinden sadece biraz daha iyi durumda olan Arjantin’e geldim. Bir kuşak öncesinden İran asıllı olduğum için Venezuela da bana hep yarı vatan gibi gelmişti. Arjantin’de bu yüzden hiç yabancılık çekmedim. Bir yerde göçmen olmak, her yerde göçmen demekti. Ama doğrusu göçmenlikle beraber mimarlıktan ameleliğe geçiş bedenimi çok yoruyordu. Yine de kalabalıklarda saklı kalmanın rahatlığı ile iyileşen ruhum bu açığı kapatıyordu.
Günlerce bu inşaatta yatıp kalktıktan sonra birkaç arkadaşla oda kiraladık. En azından dönüşümlü olarak yatacak bir yerimiz oldu. Akşamları çalışıyordum. Bunun tek nedeni saat 6 civarında gelip biraz ötedeki köşede içimi titreten, çabasız bir sakinlikle akan buğulu sesti. Müzisyen 60’larında olsa gerekti. Onunla hiç konuşmadık. Olduğum duruma geçici gözle baktığım ve rahatsız olduğum için kendimi tanıtmayı sevmiyordum. Görünmezlik benim konfor alanımdı. Böylece durum düzelip ülkeme döndüğümde bu günleri bana hatırlatan kimse olmayacaktı. Kendi halimde yaşayıp bu zorlukları bir an önce atlatmak tek hedefimdi. Anlaşılan o da sesini sadece şarkılar için kullanıyordu. İnsanlara bakmıyordu bile. Kendine yarattığı dünyada umarsızca çalıp söylüyordu. O da benim gibi fark edilmemenin cazibesine kapılmış, kendi yarattığı kozanın içine hapsolmuş, olmaması gereken bir hayatta nefes alıyor gibi içine içine kaçıyordu. Bana da konforlu görünen bu görünmezliğin beni buralara sürükleyeceğini tahmin edebilseydim keşke.
İnşaattaki tek arkadaşım neşesiyle sürekli cıvıldayan, şarkısı, dansı hiç bitmeyen, hayattan sürekli memnun, kısa boyu ve spor yapmaktan şişmiş bedeni ile herkesin sevdiği Louis’di. Kendini zorla arkadaşım yapmıştı. Benim sessizliğimi kendi gürültüsü ile doldurmak hoşuna gidiyordu. Beraber kiraladığımız odada gündüzleri ben kalıyordum, geceleri o. Temiz, tertipli, naif, neşeli biriydi. Öyle birinin başıma bunca dertler açacağı, kimbilir kaç ayrı ülkede aranan bir uyuşturucu kaçakçısı olacağı kimin aklına gelirdi ki? Bütün gün iş değil geyik yapması, en iyi marka sigarayı ağzından eksik etmemesi ve arada sırada birkaç günlüğüne ortadan kaybolması, işin rengini öğrenene kadar hiç dikkatimi çekmemişti doğrusu.
Yine ortalarda olmadığı bir akşam ben uyurken odaya gelmişti. Onun gürültülü neşesini çekemeyecek kadar yorgun olduğum için uyuyor numarası yapıyordum. Telefonda kısık sesle tanımadığım bir dille birileriyle konuşuyordu. Derken bir fermuar sesi duydum. Gözlerimi hafifçe aralayıp baktım. Eski püskü, lacivert bir çantayı açıp içinden bir tomar para çıkardığını gördüm. Hararetli konuşmasından bir sorun olduğunu çıkarmıştım. Ama bulaşmak istemediğim için sessizce uykuma devam ettim. Benim derdim bana yeterdi. Ama iki hafta sonra başıma örülecek çorabı sökmeye de ancak bu para yeterdi.
…
Babamın neden İran’dan geldiğini didiklemek hiç aklıma gelmemişti. Göçmen olmak her zaman daha iyisine doğru yol almak demekti. O zamanlar İran dinin etkisi ile yıllar sürecek bir kaosa sürüklenirken, Venezuela parladığı özgürlük ve bolluk yıllarını yaşıyordu. Babam da eline geçen fırsatı böyle değerlendirmiş ve genellikle tercih edilen Avrupa veya Amerika ülkeleri yerine Latin Amerika’ya gelmişti. İşin aslını Louis’den öğrendim.
Babam bir şekilde Louis’e ulaşmayı başarmış, peşimde beni öldürmek için birilerinin olduğunu, eğer beni bulur ve korursa Louis’e bunun karşılığını vereceğini söylemişti. Babamın yıllar önce İran’ı terk etmesinin nedeni kan davası yüzünden ölümle burun buruna yaşamak istememesiydi. Karşı aileden birinin canına kıyması veya canını bir başkasının elinde feda etmesi gerekiyordu. O izini kaybettirmeyi seçmişti. Kaderine boyun eğip elini kana bulayan da kardeşi olmuştu. Bu ülkeyi seçmesinin nedeni de buydu: Olabildiğince uzaklaşmak. Hesaba katmadığı şey aradan yıllar ve okyanuslar da geçse, bu davanın gelip onu bulacağıydı. Şimdi canı tehlikede olan kendisi değil, soyunun devam etmesinin tek yolu olan oğluydu. İran’dan birilerinin geldiği ve beni aradığı kulağına çalınınca beni aramaya koyulmuş ve bildiği yollar tükenince son çare olarak mafyaya başvurmuştu. Bunları Louis’in umursamaz bir tavırla bölük pörçük anlattıklarından çıkarmıştım. Ne babam ne de ben en sonunda bir kaçakçının bizi birbirimize bağlayacağını tahmin etmiştik.
Ertesi gün sayısız polisin çekirge sürüsü gibi inşaatı basıp kim var kim yok yaka paça paketlediği o akşamüstü nasılsa kendimi olaydan sıyırmayı başarıp, kaşla göz arasında çantayı pencereden fırlattığıma ben bile inanamıyorum. Çanta havada parendeler atarak müzisyeni huşu içinde dinleyen kalabalığın tam ortasına düşmüştü. Ben üst kattan inip arka kapıdan sıvışana dek kalabalık ne olduğunu anlamaya çalışmış olmalı ki, çanta müzisyenin elinde öylece duruyordu. Paraların etrafa saçılmamış olmasına sevinmiştim doğrusu. Müzisyene durumu bakışlarımla anlatmaya çalışmış ve elinden çantayı kaptığım gibi koşmaya devam etmiştim. Louis için yolun sonu olabilirdi ama benim özgürlüğe giden biletim elimdeydi artık.
Gecenin karanlığının çökmesini bekleyecek ve planladığım gibi izimi kaybettirmek ve belki de daha iyi bir hayata başlamak için yola koyulacaktım. Hem peşimdeki katilden hem de beni tüketen yoksulluktan kurtulacaktım. Planım netti. Karnımı doyurmaya karar verdim.
BÖLÜM III : MÜZİĞİ HATIRLATAN
İran’dan yola çıkarken elime tutuşturdukları fotoğrafın ortasında cümbüş çalan yaşlı adam hüzünle karşı kıtadan memlekete bakıyor gibiydi. Benim esas ilgilendiğim kişi ise arka planda silueti görünen kişiydi. Onu bulmam, öldürmem ve böylece yaşamaya veya günün birinde öldürülmeye değer bulunmaya devam etmem gerekiyordu. Bana söylenen buydu. O yüzden cebime para koyup beni salmışlardı. Yoksa benim o kargaşadan kurtulacak ne şansım ne de gücüm vardı.
Aylardır bu fotoğrafın izinde Latin Amerika’da oradan oraya savruluyordum. En sonunda fotoğrafın çekildiği köşeyi Buenos Aires’te buldum. Adam aynen fotoğrafın çekildiği andaki gibiydi. Aynı hüzün dolu bakışlar, aynı kasket ve aynı yelek. Arkadaki inşaat neredeyse bitmişti ama hâlâ etrafta işçiler olduğunu görebiliyordum. Adama yaklaştım, fotoğrafı çekinerek yüzüne tuttum. Arka planda ayrıntıları net olmayan, aylardır kafamda kendisine bir surat çizdiğim adamı gösterdim. Uzun uzun düşündü, sonra çalmaya başladı. Bizim oralara ait tanıdık bir ezgi, adamın maharetli ellerinden çıkan müzik, içki ve sigaradan iyice buğulanmış muhteşem bir ses beni kuşattı. Bu arada kendimi aniden çoğalıveren kalabalığın ortasında buldum. Yavaşça sıyrıldım, biraz uzak bir kuytuya çekilip, beni zamandan ve mekândan ayıran ezgilere bıraktım kendimi. Tam o sırada aniden bir hareketlilik, havada uçan bir çanta, korkan kalabalık, koşarak çantayı kapıp uzaklaşan biri derken ne olduğunu anlayamadan kendimi adamın peşinde buldum. Onu hemen tanımıştım. Bana anlatıldığı gibi sol kolunun arka tarafında notaların olduğu bir dövme vardı. Evren bir hediye paketi gibi aradığımı önüme getirmiş ama uzanıp almam için koşmam gerekmişti. Aramızdaki yıllar lehime, yorgun ve cılız bedenim aleyhime işliyordu. O koştu, ben koştum. Ben onu takip ettim, o beni fark etmedi. En sonunda o da durdu, ben de durdum. Uzaktan gözetlemeye devam ettim. Ne yapıp edip onunla konuşmam gerekiyordu. Kendimden emin ama biraz da çekinerek yaklaşıp, kısık bir sesle konuşmamız gerektiğini söyledim.
MÜZİK EHİL ELLERDE DEVAM EDİYOR.
Buenos Aires dümdüz bir şehirdir. Bu yüzden güneş batarken tüm şehri aynı kızıllığa boyar. Bir anda dünya renklenir. İnsanın kanı kaynar. Hayata tutunmak için bir sebeptir bu. Kendini umuda bırakabilir bu sayede insan. İşte o akşam şehrin gördüğü en kızıl renk tüm yaşamı içindeki canlılarla beraber etkisi altına almıştı. Var olan tüm tatsızlıklar o renk fanusunun ardında kalmıştı. Belki de bambaşka yollardan geçerek aynı kadere ulaşan bu iki adamın hayatlarına başlayabilmek için birbirlerini, törelerini, coğrafyalarını ve soylarını affetmelerini sağlayan buydu.
O akşam bir genç, üzerine yamanan karanlık yüke, çaresizlikten kendini en olmayacak hallere bile yakıştıran birini ortak ederek yeni bir umut ışığı yakmıştı. Hayattan neredeyse umudunu kesmiş bir yaşlı adam olarak ben de buna şahit olmuştum. Bu büyülü ortaklığın şahitliğine başkasını ortak etmemek için de kendimi kimse olabileceğim en sakin köşeye, hayatı seyretmeye çekmiştim.
Aradan yıllar geçip de aynı fotoğrafı önümde yeniden bulunca işte bu yüzden şaşırmıştım. Kimse onları, onlar da birbirlerini bulamasın diye oturup açıkça konuşmuşlardı. Herkes onları öldü bilecekti. Peşlerindeki herkes; aileler de, polis de... Onlar da ellerindeki parayla yerkürede yok olacaklardı. Geride kalanlara bu işin tamamlandığını bildirmek de bana kalacaktı. Hava aydınlanırken bizi birbirimize bağlayan kadere çelme takıp el sıkışmıştık. Şimdi neden ben yine bu fotoğrafa bakıyordum? Macera bitmemiş miydi yoksa!
Masamın üzerindeki fotoğrafa yeniden baktım. Ama bir terslik vardı. Bu, yıllar önce önüme bırakılan o aynı siyah beyaz kare değildi. Fotoğrafı çevirdiğimde kanım dondu. Arkasında taze mürekkeple, eski notun hemen yanına Farsça yeni bir cümle eklenmişti: ‘Ses ulaştı, borç silindi. Ama gölge hâlâ takipte.’
…
Kapım çalındı. Gelenin kim olduğunu sormama gerek yoktu. Sırası gelen müziği devralmak için gelmişti. Uzun zamandır onu bekliyordum. Macera bitmemişti, aksine senfoni asıl şimdi başlıyordu.




Çok sevdim 🥹🫶🏻